Visit To Antarctica Confirms Discovery Of Flash Frozen Alien Civilization

According to the secret space program whistleblower, Corey Goode, the first scientific excavations of ruins from an ancient frozen civilization buried under two miles of ice started in Antarctica earlier this month.

Read more

001 (00) 2006

002 (001) 2006

003 (002) 2006

004 (003) 2006

005 (004)

 

TOP STORIES

SPACE NEWS : 
ÖĞRENCİLER SİMÜLATÖRLER İLE UZAYA GİDİYORLAR

İzmir’in Gaziemir İlçesi’ndeki Ege Serbest Bölgesi’nde kurulu Uzay Kampı Türkiye, yıl b

01-02-2017
Read more...
SPACE NEWS : 
Russia recalls rocket engines, grounding Proton missions until spring

File photo of a Proton rocket rolling out to a launch pad at the Baikonur Cosmodrome in Kazakhstan.

17-02-2017
Read more...
SPACE NEWS : 
КОМПАНИЯ BOEING ПРЕДСТАВИЛА ЛЕГКИЙ КОСМИЧЕСКИЙ СКАФАНДР НОВОГО ПОКОЛЕНИЯ

Если мы вспомним, как выглядели первые скафандры и сра

01-02-2017
Read more...
SPACE NEWS : 
DÜNYANIN 3D YAZICIYLA ÜRETİLEN İLK UYDUSU

Gövdesi üç boyutlu baskıyla üretilen Rusya’nın ilk nano uydusu Uluslararası Uzay İstasyonu

01-02-2017
Read more...
SPACE NEWS : 
SPACEX СОБИРАЕТСЯ ЗАПУСКАТЬ РАКЕТЫ КАЖДЫЕ ДВЕ НЕДЕЛИ

НИКОЛАЙ ХИЖНЯККомпания SpaceX планирует выйти на сверхпр

10-02-2017
Read more...
SPACE NEWS : 
Sovyetlerin Ay Üssü Hayali

Arthur C. Clarke’ın ünlü 2001 : Bir Uzay Efsanesi (1973) romanında ve Kubrick’in aynı isiml

17-02-2017
Read more...

UFO INTERNATIONAL HEADLINES

UFO NEWS : 
Mind-boggling: A 20,000 year-old underwater Pyramid in the Atlantic?

What if there really is a massive Pyramid located where Plato said Atlantis would be?Is there a massive Pyramid located where Plato said Atlantis woul

Read more...
UFO NEWS : 
ANOTHER INCREDIBLE ALIEN CRAFT PHOTO FROM ENGLAND

After previously witnessing a UFO landing in a field and abducting cows for genetic material, a self-proclaimed UFO expert returned to Dawlish Warren

Read more...
UFO NEWS : 
SCHOOL STUDENTS CLOSE ENCOUNTER IN AUSTRALIA

At 11:00 am on Wednesday, 6 April 1966, a class of students and a teacher from Westall High School were just completing sports on the main oval when a

Read more...
UFO NEWS : 
'NASA, 4 kez UFO’ları sakladı' iddiası

NASA'nın son 7 ay içerisinde 4 kez UFO'ları saklama girişiminde bulunduğu iddia edildi.

Read more...
UFO NEWS : 
ALIEN CRAFT DESTROYS A MIG-21 OFF OF CUBA

One day in March, 1967, the Spanish-speaking intercept operators of Detachment “A” located at Key West Naval Air Station in Florida heard Cuban ai

Read more...
UFO NEWS : 
Уфолог обнаружил в Атлантическом океане вход в подводную базу инопланетян

Уфолог Скотт К. Уоринг, 27 января 2017 года виртуально путешествуя по планете с помощ

Read more...

FUAD GASIMOV 05.02.1940 - 25.05.2009

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Headofsector " Theoretical  Foundations  of  Space Monitoring  of  the  planet '', ANSA, Doctor  of  Physical - Mathematical  Sciences, Academician  of  MEIA ( International  Academy of  Energy and Information ) at  the UN, academic. I. I. A ( International Informasiologicheskoy  Academy ) at the UN. UFOLOC

UNO-UFO

Editor-in-Chief of the magazine: Teymur Kasamanli

 

SPOTLIGHT ON AVIATION

Российский экспериментальный истребитель Су-47 (Су-37) «Беркут»

Весной 1996 года авиационный мир облетела настоящая сен

AVIATION - 
17-02-2017
more
В КИТАЕ ИСПЫТАЛИ САМОЛЕТ НА ВОДОРОДНОМ ТОПЛИВЕ

ВЛАДИМИР КУЗНЕЦОВКак сообщает издание ST Daily, недавно с

AVIATION - 
01-02-2017
more
КОМПАНИЯ BOOM TECHNOLOGY ПРЕДСТАВИЛА ПРОТОТИП СВЕРХЗВУКОВОГО ПАССАЖИРСКОГО САМОЛЕТА

ВЛАДИМИР КУЗНЕЦОВБез сомнения, самолеты, изобретенные

AVIATION - 
01-02-2017
more
Истребитель шестого поколения: реальность или фантастика?

Сегодня боевая авиация является важнейшим фактором, к

AVIATION - 
17-02-2017
more
КАК МОГ БЫ ВЫГЛЯДЕТЬ САМОЛЕТ, ЛЕТАЮЩИЙ СО СКОРОСТЬЮ 25 600 КМ/Ч?

ИЛЬЯ ХЕЛЬДобраться из Москвы до Нью-Йорка за полчаса —

AVIATION - 
01-02-2017
more
Гиперзвуковой летательный аппарат Ю-71 — подробный обзор проекта

Несмотря на то что Холодная война уже давно закончилас

AVIATION - 
17-02-2017
more
Written by Super User Category: TURKIS
Published on 05 February 2017 Hits: 116
Print
ÖN SÖZ
Bu küçük hikâye bir hayal mahsulü değildir. Yaşanmış, gerçek bir hikâyedir.
Esasen Merih’e (Mars'a) seyahatle ilgili hatıralarımı okurken gerçek hikâye deyişimi her sayfayı çevirişte daha iyi anlayacaksınız.
Bizim yeryüzü insanlarının teknik yapıları yıldan yıla gelişmekte ve türlü icatlarla fezanın/uzayın fethine çalışılmakta olduğu malumdur.
Bugün Ay’a ulaşmanın bir şey ifade etmeyeceğini Merih’e ait bilgileri oku¬makla öğrenecek ve Dünya insanlarının uzun asırlar boyunca kendi kendileri ile boğuşmaları yüzünden Fezayı fethetmek yolunda ne kadar geç kaldıklarını esefle anlayacaksınız.
Hele böyle giderse su şeytani icatlar ve tehlikeli oyuncakların Dünya ve insanlığın mahvına sebep olacağı aşikârdır.
İnsanoğlunun, her şeyden önce: Halıka ve onun yüce kudretine olan inançla çalışmaya başladığı zaman, vücut bulacak mucizevi icatlar ve tekniğin baş döndürücü hızı ile kâinatın koynunda saklı nice muhteşem dünyalara ulaşması mümkün olacaktır.
Merih’e Nasıl Kaçırıldım
Sene 1950. Sıcak Ağustos ayının ilk pazar günü Torosların Aladağ bölgesindeyiz. Bu genç ve sarp dağların 3756 metre yüksekliğindeki meşhur Demirkazık tepesine doğru tırmanıyoruz. Yanımda Karamıklı Ramiz ağa bu¬lunmaktadır. Ramiz ağa, Toroslarda doğup büyümüş; aslan yapılı, mert bir adam. O zaman 45 yaşlarında olmasına rağmen, 20 yasındaki bir genç kadar atik. Hem tepeye doğru yükseliyor, hem de önümüze bir av çıkar diye tetikte bulunuyoruz. Çünkü Toroslar, geyik ve yabani keçilerin en çok barındığı dağlardır. Yolculuğumuz zevkli olduğu kadar tehlikeli de. Toroslar deyip geçmeyelim. O müthiş kayalık ve karlı zirveleri tırmanmak son derece cesaret ister. (Çıkılması pek güç o zirveler altında ormanlar, çayırlıklar, oldukça geniş düzlükler de var. Dibi görünmeyen uçurumların derinliklerinden akan suların çağıltısı ve leopar seslerini andıran o ruhları ürpertici çığlıklar gelmektedir.) Bu sırada kılavuz Ramiz ağa:
— Bir mola versek olur mu? Dedi.
Ben de bu vahşi manzarayı seyretmeye doyum olmayacağından
— Olur, dedim.
Kumanyalarımızı açmış, oracıktaki şifalı dağ otlarından da toplayıp yemeye başlamıştık. Bir ara leopar kükremeleri derinlerden gökyüzüne çıkarak karşıda yükselen yalçın kayalıklarda yankılar husule getirdi.
— Ramiz ağa.
— Buyur kumandan bey,
— Bu sesler, kaplana benzer leopar denilen vahşi hayvan sesleridir. Zira Torosların Antalya ve Fethiye bölgelerinde bu hayvanlardan vardır. Bu dağlar da aynı astropikal iklimin hüküm sürdüğü Adana’ya yakın olduğuna göre şüphem kalmıyor dedim.
O zaman Ramiz ağa:
— Ben kaplan ve leopar nedir görmedim. Yalnız bizim evde üzeri kahverengi benekli kürk bir post var. Gecen yıl çoban köpekleri o vahşi hayvan¬ların yavrusunu boğmuşlar. Çobanlar yetişmiş de köpeklerin parçalamasına fırsat vermeden onun benekli güzel derisini yüzmüşler; leşini de köpeklere yedirmişler. Ben dönüşte o deriyi görmek istediğimi ve buralarda çok daha tetikte bulunmamızı bildirdim.
Kafi derecede dinlenmiş ve karnımızı doyurmuş olarak oradan ayrıldık. Sağ ilerde Demirkazık tepesine doğru tırmanmaya başladık. Bu tepe baş tarafta söylediğim gibi 4000 metreye yakın ve çok sarptır. İlk mola yerinden saat 11.30 da hareket etmiştik. Tam dört saat sonra zirvenin biraz altına ulaştık. Bulunduğumuz yer 3700 metreden fazlaydı. Asıl sivri tepeye ulaş¬maya 50 metre kadar kalmıştı. Birden çevremizde Yedigöl peydah oldu. İrili ufaklı bu yedi göl; soğuk, berrak ve masmavi suları ile semaya bakan yedi göz¬den farksız idiler. Sularını yedi gölden alan içinde alabalığı bulunan berrak Ecemiş çayı Torosların altından doğar kıvrıla kıvrıla akarak 30 kilometre öt¬ede yine Torosların altındaki bir mağaraya girerek gözden kaybolur.
Ecemiş’i besleyen o yedi göl ve çevresini seyretmenin doyulmaz hazzını ve oradan aşağılara doğru gittikçe değişen muhteşem manzarayı dil ve yazı ile tasvire imkân yoktur.
Biz oralarda eğlenirken akşamın yaklaştığını neden sonra fark edebildik. Ramiz ağa, tepeye tırmanma vaktinin geçtiğini bu işin başka bir güne bırakılmasını söyleyince gözlerim gayri ihtiyari zirveye takıldı. Hâlbuki az önce göl kenarında gezerken buluttan mahrum olan sivri tepe nereden geldiği bilin¬meyen kurşuni bir sis halesine bürünmüştü. Oradan derhal uzaklaştık. Karan¬lık basmadan sarp kayalıklardan ve keçi yollarından aşağıya doğru acele bir inişle irtifa kaybediyorduk. Fakat iniş yolumuz çıkış yolumuza nazaran daha kestirme idi. Neden sonra güneş gurubetmiş, dağların koynunda kayalıkların koyu siluetleri arasından ilerliyorduk. Birden sabahki geçtiğimiz boğaza ben¬zer bir yere geldik. Ben kılavuz Ramiz ağayı takip ediyordum. İniş esnasında hemen hemen hiç konuşmamıştık.
Ramiz ağaya:
— Her halde Ecemiş çayına çıkan ilk boğazdayız, dedim.
O zaman Ramiz ağa:
— Yok, kumandan bey; sizi kısa yoldan getirdim. Burası o boğaza iki saat mesafededir. Yalnız bizim ağıla daha yakındır. Yarım saat sonra oradayız. Ağıla varınca çiftliğe gitmek kolaydır.
Dedi.
Biraz sonra tam boğazdan çıktığımız bir sırada, bazı hayaletler hasıl oldu.
Bunlar bir kervan seklinde sol ilerden geliyormuş gibi önümüzde beliriverdi. Ramiz ağa hiç aldırmadan başı önde yoluna devam ediyordu. Ben hemen omzumda taşıdığım mavzeri gayri ihtiyari o tarafa yönelttim ve kılavuza seslendim.
— Bu gece yürüyüşü asabımı bozdu, sükûneti yok etmek için bir el ateş edeyim.
Ve o hayaletlerin üzerine doğru bir kurşun sıktım. Bir anda yukarki granit kayalıklarda kıvılcımlar saçan bir ateş yanıp söndü. Anladım ki çakmak taşlı o kuvarslı kayalardan halen kurtulamamıştık. Ramiz ağa birden arkasına dönerek benim o tarafa baktığımı görünce:
— Şu ileriki kayalara bakıyorsun her halde, onların bir hikâyesi vardır.
— Nasılmış? Anlat bakalım...
— Eskiden mağara devri diye bir devir geçmiş. O zaman köyler şimdiki gibi açıkta değildi dağ yamaçlarında ve dağların arasındaki inlerde kurulurmuş. İşte o mağara köylerinde bir düğün olmuş. Düğünden sonra gelini alan kafile oğlanın bulunduğu yukarki mağaralar köyüne götürüyormuş, tam buraya geldikleri zaman karşılarına pusu kurup gelini zorla almak isteyen eşkıyalar çıkmış. Gelin çok güzel ve son derece Allah'a bağlıymış. Birden ey yüce Halik! Bu haramilerden kafilemizin canlarını benimde namusumu koru hepsini taş eyle dediğinde; eşkıyalar oldukları gibi taş haline gelivermişler. İşte o vakitten beri bunlara eşkıya kayası derler. Ben de,
— Bu kayalara bir de gündüz görmeye gelelim, dedim.
Uzatmayalım, gece saat 22 de ağıla ulaştık. Orada bir müddet oturup çobanların ısıttığı sütten içerek yorgunluğumuzu hafiflettik. Ve yaya olarak Ramiz ağanın çiftlik dediği küçük karamık köyüne doğru yürümeye başladık. Köye vardığımızda gece yarısı olmuştu. Bizi yolcu edenler geç kaldığımız için meraka düşerek yatmamışlardı. Yolculuğumuzu kısaca anlattık.
O gece yatıp dinlendikten sonra sabahleyin ilçeye hareket ettim.
Bu, benim Toroslara tırmanışımın ilk kısa hikâyesi. İçimde beni oralara çeken müthiş bir istek vardı. Tam yedi kere o göller yöresine tırmandım.
14-Temmuz-1951 yılı Cumartesi günü son yedinci tırmanışım oldu. O sabah erkenden kalkarak hazırlığımı yaptım. Atıma atladığım gibi doğru Ramiz ağanın ağılına vardım. Oradan yaya olarak yükseklere tırmanmaya başladım. Artık o keçi yolları ve sarp kayalıkların yabancısı değildim. Öğle üzeri göllere ulaştım. O güne kadar hava şartlarından tepeye çıkmak kıs¬met olmamıştı. Ne olursa olsun tek basıma çıkmaya karar verdim. Bu azimle tepeye yakın olan gölün yanına vardığımda birden başımın üstünde kulak¬larıma uğultusu akseden acayip bir makina sesi duydum. Olduğum yere mıh¬lanıp kaldım. O anda başımı kaldırdığımda yuvarlak daimi dönen bir küre gördüm. Kürenin yarısı ve yere doğru olan kısmı ise çok parlaktı. Bu parlak-lık sarı, mavi, pembe, beyaz renklerle hareleniyor, uzak ve yakın mesafelere göre ayarlanabiliyordu. O gün yanımda hafiflik olsun diye bir bıçak, bir ta¬banca ve içinde kumanya bulunan küçük yan çantası ve ayrıca yedi metrelik ip bulunuyordu.
Ben mıhlanıp kaldığım yerde Allah’ın dediği olur. Basa gelen çekilir. Bakalım bu neyin nesidir diye o parlak cisimden gözümü ayıramadım. Az sonra o küre, elli adım kadar ilerde göle yakın yerde iki kaya arasındaki bir boşluğa kondu. Fakat konarken tam alt kısmından takriben üç metre kadar ve on santim kutrunda üç kuvvetli çelik boru çıktı. Bu çelik ayakların alt kısımları yerde tutunmayı sağlayacak şekildeydi.
Çelik borular üzerindeki kürenin kutru ise üç metreye yakındı. Küre bütün ışıkları sönerek beyazımtırak bir duruma girdi. Ve öylece sessiz bir halde karşımda duruyordu. Ben de tarif ettiğim bu şekle hayretle bakıyordum. Kürenin içinden beni gözledikleri muhakkaktı.
İlk korku ve heyecanı bir anda atlatmıştım. Esasen Allahtan korkan hiç bir şeyden korkmaz inancı ile gayet mütevekkil bir vaziyette seyrediyordum. Böylece iki üç dakika geçtiğini zannediyorum. Birden o cisme karsı tebessüm etmeyi ve selam vermeyi daha uygun buldum. Ve elimi bir kaç kere başıma doğru götürüp indirdim. Çünkü yanımdaki silahla ona bir şey yapamayacağımı derhal anladım. Hatta oradan kaçıp kurtulmama katiyen imkân yoktu. Beni adeta büyülemişti. İşte bu durumda iken birdenbire küre, tekrar bir vınlama sesiyle çalışmaya ve o hareli renkleri neşretmeye başladı.
Bir anda üzerime doğru gözlerimi kamaştırıcı bir şekilde aralıklı ışık huzmeleri çarptı. Bu hal belki üç saniye bile sürmedi. Kendimi kaybettiğimi hatırlıyorum.
Gözümü açtığım zaman o yedi göl ve tırmanmak istediğim ve o güne kadar üzerine çıkamadığım Demirkazık tepesi altımda gözüküyordu. Fakat yüzümde bir maske, üzerimde de şeffaf bol bir elbise bulunuyordu. Elbisenin pantolon kısmı ayak bileklerime kadar iniyordu. Ayakkabılarım, kayalara iyi tutunsun diye giydiğim altı lastik fotindi. Onların da üzerine amyant gibi beyaz yumuşak patik şeklinde bir çişim geçirilmiş ve ayak bileğimin dört parmak üzerinde büzgeçlenmişti. Ellerimde de aynı beyaz cisimden bir eldiven bulunuyor, bu eldiven dirseklerime yakın yerde büzgeçleniyordu. Kendimi şöyle bir yokladığımda üzerimden hiçbir şeyin alınmamış olduğunu hissettim. Az sonra Türkiye denizleri ve dağlarıyla pek uzak kaldı. Sonra Kıta’lar ve okyanuslar göründü. Nihayet altımda masmavi bir yuvarlak belirdi. Anladım ki bu bizim Dünya. Bir müddet geçince o da bir yıldızdan farksız oldu. Müthiş çok müthiş bir hızla fezanın sonsuzluğu içinde kayıyordum. Artık Dünyayı unutmuş gidiyor, bu gidişle son derece haz duyuyordum. Gökler yükseldikçe renk değiştiriyordu. İşte bu temaşa zevki içindeyken yavaş yavaş önümde bir hayal belirdi. Birkaç saniye içinde bu hayal tebessüm eden bir insandan başkası değildi.
Lakin benim başımın iki misline yakın kafası, büyük kulakları, yuvarlak ve kafaya nazaran küçük bir burun. Çok ince dudaklı bir ağız. İçeriye girmiş parlak altın sarısı küçük gözler. Beyaz pembe renkte sıhhat ifade eden bir yüz. Boy bir buçuk metreden biraz fazlaydı. Kravatsız gri bir ceket, aynı renk dar pantolon giymiş olan bu insan iki metre kadar ilerimde durdu. Çehresinde benden çekinme diyen bir ifade ve tebessüm vardı.
İki elini yanlardan alnına götürüp parmak uçlarını alnının üst kısmına değdirerek biraz eğilmek suretiyle selam verdi. Ben de aynı selamı taklit et¬tim. O dönüp gitti. Aynı yerde ikinci bir kimse karşıma çıktı. Bu biraz daha uzun boylu olup birincisine hemen hemen benziyordu. O da tebessümle bakıp aynı selamı verdi. Ben de mukabele ettim. O dönüp kayboldu, orada bir üçüncü şahıs göründü. Aynı selamı o da verdi. Ben yine mukabelede bu¬lundum. Az sonra bulunduğum zeminle birlikte 180 derece kadar döndüm. Tanışmış olduğum üç adamın yanına vardım. Anladım ki bu küçücük hava gemisinde dört kişiden fazla değiliz.
İçinde bulunduğumuz kürede öyle karma karışık cihazlar yoktu. Kürenin çevresinde beş adet ayrı ayrı şekillerde saat biçiminde aletler vardı. Bu aletler yuvarlak, kare, dikdörtgen, altıgen ve Türk bayrağındaki yıldız biçimindeydi. Hepsi de ayrı ayrı renklerde ışık veriyor, üzerinde ibreler ve acayip yazılar bilhassa eski Uygurcaya benziyordu. Bu saatlerin alt taraflarında her birinin sekline uygun pembe ve beyaz ikişer küçük düğme mevcuttu. Kürenin içi çok tatlı yeşil renkteydi. Filizi renge benziyordu.
Ben bu cihazları görür görmez hemen aklıma saatime bakmak geldi. Fakat vücudumu tecrit eden tulum içinde olduğumu fark ederek vazgeçtim. Bu hızla yedigöl bölgesinden ayrılışımız arasında iki saat geçmediğini tahmin ediyor¬dum. Yükseldikçe semanın acık mavi bir renk aldığını, artık mavi bir gaz okyanusu içinde olduğumuzu görüyordum. Sema bizim atmosferin Temmuz günlerindeki aydınlığından daha fazla bir aydınlıktaydı. Bütün çevremizi yani kürenin içinden nereye baksak görebiliyorduk. Hava gemisini kullananlardan biri yani benimle ilk tanışan zat
— reki reki diye seslendi. Birisi hemen oturduğu yerden geri dönüp baktı. Aynı şef ona bu defa
— anlil reke diye hitabedince yerinden kalktı.
Benim yanıma gelerek elimden tuttu. Ben de oturduğum küçücük sandalyeden kalktım. Birlikte bulunduğumuz zemin üzerinde 90 derecelik yavaş yavaş bir dönüş yaptık. Bu esnada dar, kapalı bir hücre içerisine alındım. Orada bulunan sandalyeye oturdum. Önümde küçücük bir raf ve üzerinde de ufak bilye seklinde sarı, mavi, beyaz renkte haplar vardı. Hücreden üç yol arkadaşımı görebiliyordum. Bana doğru bakarak tebessüm ettiler. Az sonra içlerinden biri başına benim maskem gibi bir maske geçirdi. Bana doğru yaklaşarak maskeyi boynunun alt tarafındaki küçük bir halkadan tutup ensesine doğru tıpkı fermuar gibi açtı. Ve maskeyi diğer eliyle tutarak basından çıkardı. Ben de bu tarif üzere basımdaki maskeyi çıkarıp hücrenin bir köşesine bıraktım.
Sonra her üçü de önce mavi, ardından sarı haplardan ikişer adet yuttular. Biraz durduktan sonra da birer adet beyaz hap aldılar. Bana da, önümdeki hapları göstererek al dediler. Ben mavi ve sarı haplardan arka arkaya birer tane yuttum. Bilahare bir adette beyaz hap aldım. İlk mavi hap hafif tuzlu. İkinci sarı hap gayet lezzetli azotlu bir besini andırıyordu. Üçüncü beyaz hap ise çok güzel ve muzu ihtiva eden bir kokusu olup oldukça tatlı idi. Bu son hapı alınca içimde fevkalade bir ferahlık duymaya başladım. Artık yemek faslı bitmişti. Beni hücreye kapatmalarının bir sebebi olmalıydı. Bunu da anlamakta gecikmedim. Baktım ki bu adamların dokundukları yerlerde beyaz parlak izler hâsıl oluyor. Işık seklindeki bu beyazlıklar biraz sonra kayboluyordu.
Bu beyazlığın radyo aktivite olduğu şüphesizdi. Adamlar bizim dünya insanlarına nazaran radyo aktivite neşrediyorlardı. Her şeyleri otomatikti. Kendilerinden olmayanları radyo aktif tesirden korumasını biliyorlardı. Ben hücre içinde konuşulanları duymuyordum. Zaten çok az konuşan mizaçta idiler. Başımda maske olmadığı için birbirimize bakıp tebessüm ediyorduk. Onlar bir taraftan vazifelerini yapıyor, aletleri kontrol ediyorlardı. Bu arada hücre içinde olmamdan istifade ederek saatime baktım 18.20 idi. Eldivenin büzmeli kısmını tekrar kolumun üstüne çektim. Saati de kurmayı ihmal etmedim. Onlar birbirlerine bakıp güldüler. Ve bir şeyler konuştular. Yukarda bahsettiğim gibi tecrit hanede olduğum için dıştan gelen sesleri duyamadım.
Yemekten sonra tatlı bir müzik sesi de başlamıştı. Bu ses hücrenin kubbe kısmından hafif hafif duyuluyordu. Nihayet beni hücreye kapatan şahıs eline maskeyi alarak giy diye işaret yaptı. Ben de maskemi koyduğum yerden alıp başıma geçirdim ve fermuarını çektim. Buna rağmen o hücrenin yanına gel¬erek iyi takıp takmadığımı kontrol etti. Müteakiben bir düğmeye basarak beni hücreden çıkardı. Hatta o hücre de ortadan kalktı. Simdi o tatlı müziği daha iyi duyuyordum. Müzik biraz da bizim Mevlevi müziğine benziyordu. Bir müddet geçince şef, Zetübiyer diye seslendi. Her üçü de büyük bir dikka¬tle vazifeleri basında idiler. Artık benimle meşgul olmuyorlardı. Tekrar bir daha yukarı baktılar. Yukarda karşımıza gelen tarafta yeşil sarı renkte bir küre göründü. Yarım saat geçmemişti ki küre büyüdü büyüdü. Kürenin orta kısımları daha ziyade sarı, kutuplarına doğru koyu yeşil bir hal alıy¬ordu. Küçük hava taşıtımız inişe geçti ve yavaş yavaş alçalmaya başladı. Ben bu sarı ve yeşilliklerin ağaç ve küçük bitkiler olduğunu gördüm. Biraz sonra da yeşillikler ortasında ve ağaçlar arasında en yükseği beş katı geçmeyen binalar güzüme ilişti. Burası bir şehirdi. Biz bu evlerin çok geniş taraçalarından birine konduk.
Beni derhal taşıttan indirmek için hazırlığa başladılar. Bu arada az ilerde zemine bakan kısımda bir insanın kolayca aşağı sarkabileceği yuvarlak bir delik açıldı. Ben hemen oradan indirileceğimi sezdiğim için ellerimle kenardan tutmak suretiyle aşağı sarktım. Zemine bir metre kadar mesafe kaldığı için kendimi bırakıverdim. O anda taraça üzerinde misafiri bulunduğum bu yeni dünyanın kadınlı erkekli insanlardan büyük bir toplu¬luğun hayretle etrafımı sardığını ve tecessüsle beni seyrettiklerini gördüm. Aralarında on iki on üç yaşlarında çocuklar da bulunan bu kalabalığın en uzunlarının tepesinden bakıyordum. Boyum onlarınkinden çok uzundu. Her biri çeşitli seslenişlerle beni süzüyorlardı. Erkeklerin ses tonları daha önce tanıştığım yol arkadaşlarımınki gibi bize nazaran inceydi. Kadınlarınki işe kuş cıvıltısı gibi çok daha inceydi. Büyük bir dikkatle onları seyrediyordum.
Kendimde son derece hafiflik hissetmeye başlamıştım. Anladım ki henüz yaşamaya başladığım bu dünyanın cazibesi(yer çekimini kastediyor) bizim dünyanınkinden daha azdı. Sonra yanıma yol arkadaşlarım geldiler. Onları iyice tanıyordum. Beni alarak biraz ötede bir kabine girdik. Oradan döne döne çabucak aşağıya indik. Bulunduğumuz yerin bir ilim merkezi olduğu göze çarpıyordu. Beni bir odaya koydular. Az sonra orta boylu ve yaşlı bir şahıs içeri girdi. Halinden büyük bir âlim olduğu anlaşılıyordu. Orda bulunanlar ona hürmet gösterdiler. Herkes gözünün içine bakıyordu. Yol arkadaşım olan şef, hemen onun yanına yak¬laştı. Gayet hürmetkâr bir selam verdi. O da selamını aldı. Şef beni gösterdi. Ben ayakta duruyordum, derhal selam verdim. O da tebessüm ederek kendi adetleri olan selamla mukabele etti. Bu büyük bilgin benimle tanışır tanış¬maz döndü, oradakilere Antubi kuriyen dedi. İçlerinden biri yanına yaklaşarak Nuhariyen diye cevap verdi.
Bu sefer büyük bilgin topluluğa Antubiyer deyip geriye dönüş yaptı sağ tarafımda bulunan kapıdan içeri girdi. Diğerleri de arkasından yürüdüler. Yal¬nız ilk seslendiği şahıs biraz ileride beni bekler bir vaziyette orada kaldı. Anladım ki o nöbetçi olarak görevlendirilmişti. Bu esnada karşımda bulu¬nan duvardaki şema ve acayip şekillere gözüm ilişti. O tarafa yaklaşarak tetkike başladım. Bunların içinde renkli işaretlerle krokiler ve kâinattaki başka dünyalara ait en ince teferruatına kadar işlenmiş resim ve harita¬lar vardı.
Hele bizim küreyi arza(yeryüzüne-dünyaya) ait olanı pekiyi görülüyordu. Merih’teki harita Dünyamızda mevcut haritalardan çok mükemmel bir şekilde hazır¬lanmıştı. Kıta’lar, Okyanuslar, iç denizler, göl ve nehirler, dağlar, ormanlık ve çöllük alanlar; çöllerdeki vahalar, Kuzey ve Güney kutuplarındaki toktağan karlar bölgesi denen buz çölleri olmak üzere her tarafı en ince te¬ferruatına kadar belirtilmişti. Kâinattaki birçok yuvarlak varlıkların yani âlemlerin(dünyaların) bizim Merih yıldızı dediğimiz onların dili ile (ZETUBIYER)e olan mesafeleri büyük duvardaki tabloda göze çarpıyordu. Tablonun en üstünde ise Zetübiyer’e ait bir şekil Merihlilerin ilim ve teknikte ne derece ilerlediklerinin ve kendi dünyalarını cennete çevirmek suretiyle her tarafından faydalandık¬larını pek mükemmel surette göstermekteydi.
Ben bu tabloları tetkik ederken biraz ötede duran nöbetçide bir hareket oldu. Bir de baktım ki içeriye girenler yine önde o büyük bilgin olduğu halde bulunduğumuz yere geldiler. Hemen karşı taraftaki geniş kapıdan başka kısma geçtiler. Biraz sonra oradan maskeli benim kıyafetimle iki kişi geldi.
Bizi takip et seklinde işaret ederek daha önce girip çıkılan yere doğru yürüdüler. Ben de takip ettim. Birlikte tecrit edilmiş bir daireye vardık. İki Merihli soyunmam için yardım ettiler. O zaman Dünyada iken bulunduğum kıyafetle kaldım. Beni yukardan aşağı epeyce süzdüler. Sonra birisi yine işaretle gel deyip yürüdü. Dairenin içini gezdirdi. Yemek odasına vardığımızda güzel tabaklar içinde hazırlanmış Muz, elma ve turunçgiller cinsinden meyveleri ikram etti. Ve iyi istirahatler manasına gelen
— Vahi Antu vahite diyerek ayrıldı. Ben de son azığım olan ekmek ve peynirle birlikte ikram edilen şeyleri yiyerek karnımı doyurdum.
Misafir edildiğim dairede sade ve iç acıcı bir konfor mevcuttu. Dışarı bakıldığında her taraf görünüyordu. Dairenin salonunda ayrıca, binanın orta kısmındaki büyük salonda bulunan tablolar vardı. Bu dairelerin ekip halinde birer çalışma yerleri olduğu anlaşılıyordu. Yukarda bahsettiğim tabloyu ve şekilleri burada da iyice tetkik etme imkânını buldum. O gün o dairede 5 saat istirahat ettim. Sonra yanıma Zaani, Kuan ve Natiyen adında üç yol arkadaşım geldiler. Her üçü de birer birer selam vererek karşıma oturdular. Şef Zaani maskeli elbisesinin cebinden bir harita çıkardı. Deniz aşırı bir geziye çıkacağımızı bildirdi. Böylece dört kişi bir tek vasıtamızla Merih üzerinde geziye çıktık.
Merih (ZETUBIYER) de kaldığım müddetçe gerek misafir olduğum dairedeki tabloları tetkikte ve gerekse gezi esnasında edindiğim intibalar, şunlardan ibarettir:
Merih tabloda bir küre olarak gösterilmekte, kürenin orta kısmında ise büyük bir enerji merkezi bulunmaktadır. Enerji merkezinden itibaren Merihin kutuplarına doğru ayrı ayrı kablo hatları çekilmiştir. Kutuplara çekilen kablo hatları, kutup noktalarında birer kutup kapağı seklindeki yerlere raptedilmiştir. Bu duruma göre Merih küresinin orta kuşağındaki büyük enerji merkezinden kutuplara doğru yüksek elektrik cereyanı verilince kutup kapak¬ları vasıtasile bu elektrik akımı kürenin toprak kısmına geçmektedir. Böylece yüksek akım Merih yani (Zetübiyer) in yer kabuğu ve onun derinliklerinde mevcut çeşitli madenleri etkilemekte ve kutuplardan itibaren kürenin içinde elektrik iyonları harekete geçmektedir. Küre dâhilinde hâsıl olan bu elektrik akımının kutuplardan kutuplara gittiği, oralardan tekrar dönüş yaptıkları ve yer küre içinde ve her tarafında daimi bir akım ve ısı husule getirildiği ok işaretli çizgilerle gösterilmiştir. Bu sebepledir ki Merih’te soğuk iklim kuşağı yoktur. Zaten hava gemisiyle de gezerken görüldüğü üzere orada dört tane bir¬birinden farklı büyüklükte iç deniz ve iki tane de büyük dış deniz mevcut olup, karalar dünyamıza nispetle daha derli topludur.

primi sui motori con e-max
INFORMATION